Erken Dönem Yaralardan Yetişkinlik Kaygılarına
Gayane Gönül Genc, Terapist
Çocukluğunda sevgiyi ancak belirli koşulları yerine getirdiğinde alabilmiş bireyler, yetişkinlikteki ilişkilerini güvenli bir liman olarak değil, her an tetikte olmaları gereken bir sınav sahnesi gibi görürler. Geciken bir mesaj, azalan bir ilgi kırıntısı ya da araya giren kısa mesafeler bile zihinde devasa senaryoların yazılmasına yeter. Aslında insan karşısındakini değil; çocukluğunda yarım kalmış, ucu ucuna yetmiş o şefkat hissini yeniden kaybetmekten korkar.

Ne yazık ki modern çağ, bu köklü korkuyu dindirmek yerine daha da besliyor. Sosyal medya, ilişkilerin hızını artırırken bağların derinleşmesini engelliyor. Birbirimize ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı; fakat aynı hızla birbirimizin hayatından çıkıp gidebiliyoruz artık.
Oysa sağlıklı bir sevgi, kaybetme paniğinin gölgesinde yeşermez. Sevmek, tahakküm kurmak değil; güven duyabilmektir. Sürekli terk edileceği kaygısıyla yaşayanlar, farkında olmadan karşı tarafı boğar, sınırlarını aşan fedakarlıklar yapar ya da incinmemek için kendilerini tamamen geri çekerler. Trajik olan şudur ki; kaçtıkları o yalnızlık senaryosunu, kendi davranışlarıyla bizzat kendileri hazırlarlar.
Üstelik bu yıpratıcı duygu sadece özel ilişkilerle de sınırlı kalmaz. Arkadaşlıklarda, aile bağlarında, hatta profesyonel iş yaşamında bile en ufak bir dışlanma belirtisi hayati bir tehdit gibi algılanır. Çünkü insan ruhu için “yalnız kalmak”, tarih öncesi çağlardan beri bir hayatta kalma sorunudur. Belki de bu yüzden terk edilme düşüncesi, mantığımızı devre dışı bırakarak en ilkel korkularımızı uyandırır.
Görüldüğü üzere terk edilme korkusu sadece iki kişi arasındaki bir problem değildir; insanın kendi öz değeriyle kurduğu bağın zedelenmesidir. Bu yüzden iyileşme, birini her ne pahasına olursa olsun hayatta tutmaya çalışmaktan geçmez; insanın kendi iç dünyasını tahkim etmesiyle başlar.
Kökenleri incelediğimizde karşımıza çocukluktaki duygusal boşluklar, güvensiz bağlanma biçimleri ve erken dönem travmaları çıkar. Sürekli eleştiri oklarına maruz kalan, sevgiyi ancak “uslu” ya da “başarılı” olduğunda hak eden bireyler, yetişkinlikte güvenmeyi unutup kaygının pençesine düşerler.
İyileşme yolculuğunun ilk adımı, bu korkuyu reddetmek yerine onunla göz göze gelmektir. Bastırılan her duygu, er ya da geç yıkıcı bir davranışa dönüşür: Aşırı kıskançlık, durmaksızın onaylanma ihtiyacı, ayrılık ihtimaline karşı kendini hiçe sayan fedakarlıklar ya da insanlardan tamamen kaçış… Şema terapi tam da bu noktada devreye girerek, çocuklukta açılan o derin yaraların bugünümüze nasıl sızdığını görmemizi sağlar. Sürecin nihai amacı ise kişinin kendi hayatının merkezine yeniden kurulmasıdır. Çünkü terk edilme korkusu yaşayanlar, kendi içlerindeki sarayın anahtarını hep bir başkasının cebine koyarlar.


