Gayane Gönül Tunç, Terapist
Simone de Beauvoir, 1949 yılında kaleme aldığı İkinci Cinsiyet adlı eserinde tarihe meydan okuyan çok çarpıcı bir cümle kurdu: “Kadın doğulmaz, kadın olunur.” Aslında bu sözün arkasında, o güne kadar hiç sorgulanmayan bir düzeni ifşa eden çok derin bir gözlem yatıyordu.

İnsanlık Tarihinde “Öteki” Olmak
De Beauvoir’a göre insanlık tarihi boyunca erkek, kendini hep “özne”, “norm” ve insanlığın ta kendisi olarak konumlandırdı. Buna karşılık kadın ise sürekli ona göre tanımlandı. Toplum kadını hep “eksik” ya da “sapma” sayılan taraf, yani “Öteki” olarak gördü. Erkek kendiliğinden ve tamamen bağımsız bir varlık olarak var olur. Ancak kadın çoğu zaman birinin karısı, kızı ya da annesi gibi tamamen ilişkisel bir kimlikle tanımlanır.
İşte buradaki asıl mesele şudur: Bu durum asla değişmez bir doğa yasası değildir. Aksine, tamamen dışarıdan öğretilen toplumsal bir anlatıdır. Elbette kadın biyolojik olarak farklı doğar. Fakat bizim “kadınlık” dediğimiz şey çok farklı bir yapıdır. Fedakârlık, uysallık, bakım verme ve kendini sürekli geri planda tutma gibi roller sonradan gelir. Çünkü bütün bunları aile içinde, dinle, eğitimle ve hatta günlük dilimizle öğreniriz. Doğduğumuzda yalnızca dişiyizdir. Zamanla, çevremizin bize sunduğu o dar kalıplarla “kadın” olmayı öğreniriz.
Günümüzde İlişkisel Kimliğin İzleri
Bu durumu bugün bile hayatın her alanında net bir şekilde görebiliriz. Örneğin, küçük bir kıza sürekli “hanım hanımcık ol” denir. Bir kadın çoğu zaman kendi arzusundan önce başkaları tarafından “beğenilmeyi” önceler. Hatta toplum, kadının en büyük başarılarını bile genellikle “iyi anne” ya da “fedakâr eş” gibi ilişkisel bir çerçevede ölçer.
Kliniğimde danışanlarımla çalışırken çok sık karşılaştığım ve dikkatimi çeken bir örüntü var. Kadın danışanlarım genellikle “Ben ne istiyorum?” sorusuna cevap vermekte oldukça zorlanıyor. Fakat “Kimin ne beklediği” sorusuna anında ve eksiksiz cevap veriyorlar. Bu kesinlikle basit bir tesadüf değildir. Nitekim, de Beauvoir’ın on yıllar önce işaret ettiği o “ilişkisel kimlik”, zihinlerin arka planında hâlâ çok güçlü bir şekilde yaşıyor. Bir kadın kendine “Ben kimim?” diye sorduğunda, çoğu zaman önce çok farklı bir soruyla karşılaşıyor. İçsel bir ses ona “Kimin için neyim? Kimin annesi, kimin eşi, kimin kızıyım?” diye soruyor.
Öğrenilen Her Şey Yeniden Şekillendirilebilir
Bu durum, kadının zayıf ya da kararsız olduğunu asla göstermez. Tam tersine, bu tablo tam da de Beauvoir’ın “Öteki” derken kastettiği sistemin ta kendisidir. O toplumsal rollerin kuşaktan kuşağa nasıl kusursuzca aktarıldığının en net kanıtıdır. Bir kadın kendi arzusunu tanımlamadan önce, başkalarının beklentisini okumayı ustalıkla öğrenir. Çünkü toplum ona yıllarca sadece bunu öğretmiştir.
Ancak ortada çok iyi bir haber var. De Beauvoir’ın “olunur” demesi, aynı zamanda o kimliğin “yeniden olunabilir” anlamına da gelir. Sonuç olarak, sonradan öğrenilen her şey, bilinçli bir farkındalıkla yeniden yapılandırılabilir ya da tamamen bırakılabilir. Terapide şahit olduğum en güçlü anlardan biri şudur: Bir kadın “Ben kimin için neyim?” sorusunu bir kenara bırakır. Bunun yerine tüm cesaretiyle “Ben neyim ve hayattan gerçekten ne istiyorum?” diye sorar.
Kadın olmak belki toplum tarafından hâlâ “olunan” bir şeydir. Fakat bugün, sahip olduğumuz farkındalıkla bu oluşun yönünü kendimiz seçebiliriz.
Yazının okuyucuda yarattığı bu farkındalık hissini daha da pekiştirmek için, metnin sonuna okuyucunun kendi kendine sorabileceği kısa ve pratik bir “öz-keşif” sorusu eklememi ister misiniz?
Bu platformda yer alan tüm yazılar, analizler ve uygulama örnekleri yalnızca genel bilgilendirme ve düşünsel inceleme amacı taşır. İçerikler tıbbi, psikolojik, psikiyatrik veya terapötik teşhis ve tedavi yerine geçmez. Mithras Akademi Bilinçaltı Postası, içeriklerin kullanımından doğabilecek doğrudan veya dolaylı sonuçlardan sorumlu tutulamaz.


